Otuzu Devirmek…

Standard

Otuzu Devirmek…
Geçen günlerde 30’lu yaşlara adım attım, 30’u da geçtim artık 31 yaşındayım…

Özellikle üniversite çağında insan, 30’uma gelince nasıl olacağım, neler olacak diye düşünüyor. En azından ben çok düşünmüştüm. Henüz iş alanını seçmesem de en azından mesleği seçmiştim, endüstri mühendisliği. Şans veya şanssızlık, endüstri mühendisi demek hem her şey hem de hiçbir şey demek. Ben, maydanoz mühendisi oluyoruz derdim o yıllarda, her şeye katılabildiğimiz için…

Ben de son sınıfa kadar “ne olacağıma” karar vermemiştim. Zaten “ben sana meeendüz olamazsın demedim adam olamazsın dedim” ler olduğu için adam olmaktı hedefim. Son dönem aldığım bitirme tezimde kendimi zorlayarak, hem üretim sektöründe hem hizmet sektöründe proje çalışması yaptım. Daha önceki teknik gezilerden, mezun apla-agabeylerimizden de bir şeyler görüp, duymuştum ama bitirme tezinde çalışma hayatını ucundan da olsa tanıma şansım oldu.

Gördüğüm şuydu ki, sevdiklerim çok belirgin olmasa da sevmediklerim açıktı. Üretim, fabrika ortamı, bankalar bana uygun değildi. Hiç mi gitmedin görüşmelerine derseniz çok gittim.

Derken çalışma hayatına yüksek lisansımla beraber başladım. Sizleri iş hayatımı anlatarak sıkmayacağım merak etmeyin.

Gördüm ki, insan kendine uygun ortamlarda ve şartlarda başarıyı yakalıyor. Bir de deneyimsizliği aşınca. Geçmiş 9 yıla bakınca yaptığım onca hatanın beni olgunlaştırmaya başladığını görsem de sürecin tamamlanmadığı kesin 🙂 Üniversiteli bir arkadaş, bir söyleşide “farkında olup dayanmak nasıl demişti sistemin içinde olarak”… Bence en değerlisi, farkında olup da duruşunu değiştirmemek asıl, bozulmamak.

Bazen düştüm, kalkamayacak duruma da geldim. Ama biliyordum ki, bazen sıçramak için eğilmek lazımdı, bir şekilde ailemin desteğiyle dayandım.

İş dışında neler yaptım… Çok dirensem de evlenmem diye doğru insanı bulunca insan yine değişiyor. İşte kırılmadan bir eğilme daha 🙂

11 yıl İstanbul’dan sonra Ankara’da nasıl yaşarım diyordum denizsiz. Ama şans, Ankara’da buldum Deniz’imi. Evlendim yaklaşık 20 ay önce ama yine farklıydı, kara da evlenmedik.

Nerede duyduğumu hatırlamıyorum, “önemli olan inek gibi birbirinin gözünün içine bakmak değil, ileride aynı noktaya bakmak” sözünü. İşi seçtikten sonra hayattaki en önemli diğer bir seçim, daha da önemlisi eşini seçmek. Hayatı paylaştığınız insanı doğru seçmek yine kendimizi tanımaktan geçiyor. Aile,para, kariyer, hobiler, herşey aynı olamaz, hatta olmamalı ama değerleriniz yaklaşık olursa hayatınız daha güzel geçer bu kesin.

Doya doya hayatı zevkle paylaşabiliyorsanız, değerleriniz ortaksa doğru insanı bulmuş olabilirsiniz, olasılık çok az aman onu kaybetmeyin derim 🙂

Yol daha uzun tabi. Umarım bu 30 yıl yazısından 1-2 tane daha yazabilirim 🙂 Umarım yaşlanınca daha az sıkıcı yazılar yazarım, sizler de okur eğlenirsiniz…

@rtemiz 🙂

Bir E-Cemaat Liderinin Gözünden 2004 :)

Standard

Bir E-Cemaat Liderinin Gözünden 2004 🙂
Eee cemaatiniz e-cemaat olunca 2004 yılında neler yaptığınızı da internet sitelerine anlatıyorsunuz.

İnsan Kaynakları başlığı altındaki (sadece Türkiye’nin değil) en büyük (yaklaşık 9000 üye) ve en etkin (bugüne kadar 30.000 ileti-paylaşım) e-topluluğu RecruitmenTurkey’in kurucusu ve yöneticisi olarak 2004’de neler yaşadım, yaşadık…

* RecruitmenTurkey (http://finance.groups.yahoo.com/group/RecruitmenTurkey/) , İnsan Kaynakları e-topluluğu olduğu için en önemli görevimiz işsizliğe ufak da olsa bir darbe vurabilmek. 2004’te yaklaşık 30 kişi, toplamda 43 kişiye iş, staj sağladık. Fakat bu sayılar bizim bildiğimiz. Anlamadığım ilk nokta, internetten iş veya çalışan bulanların bir nedenden ? dolayı bunu gizlemeleri. Sadece benim bildiğim 10 kişi var yaklaşık internetten iş bulduğu halde açıklamaktan korkan. Bu 10 kişiye belki de 100’lercesi eklenebilir,tıpkı buzdağının su altında kalan kısmı gibi. Hatta bir üyemiz sitemizdeki “aRTık İşim Var” köşemizdeki yazısını çıkarmamızı istedi. Sanırım internet yoluyla iş/çalışan bulmayı insanlar hor görüyorlar. Utanmayın arkadaşlar, e-cemaat lideriniz olarak en baştaki örneğiniz benim, ben de internetten iş buldum.

* 2004 başında üye sayımız 5400 iken bu yılı, 9000’e yaklaşık olarak kapattık. Sanırım bunda Eylül ayında çıkan “İnternette İş Bulma Rehberi” adlı kitabımın da katkısı vardır.

* Peki internetten iş bulmayı, e-toplulukları iyi kullanmayı biliyor muyuz ? En basiti; özgeçmişimizi e-postayla göndermede bile o kadar çok hata ile karşılaşıyorum ki. E-postayla özgeçmiş göndermenin inceliklerini, e-topluluklara üye olmayı, etkin kullanmayı, siteleri nasıl seçeceğimizi öğrenmek için ne yapıyoruz 2005’te. Hemen http://www.recruitmenturkey.com/KITAPTANITIM.htm ı tıklayıp, online alışveriş deneyimiyle beraber kitabımı alıyorsunuz. Sonra kariyer dünyasında keyifle sörf yapıyorsunuz.

* 2004’de sadece iş bulmadı üyelerimiz. Çeşitli işbirlikleri sonucunda hiçbir maddi çıkar sağlamadan Kavrakoğlu Danışmanlık’tan 4 derslik e-insan kaynakları programı, Mind&Heart Academy’den NLP eğitimi ve İnventa Danışmanlık’tan ODTÜ -SEM İK Eğitimi ve yaklaşık 5* eğitim kurumundan %50’lere varan özel indirimler sağladık e-topluluğumuzun gücüyle.

* 2004 yılında e-cemaatin garipliklerine gelince; tartışmayı bilmeyen bazı müritleri  pardon üyeleri uzlaştırmak, sakinleştirmek; kendi arasında 10 kez e-mailleşip sonra birbirini bana şikayet eden üyelerin arasına girme şanssızlığı, üye şikayeti sonucu “teknik ve psikolojik” destek verdiğimi iddia ederek avukatlardan e-posta almam, adımızı-logomuzu-özel iletilerimizi aynen taklit eden kopyalarımız, tatillerde örneğin Kalkan’da yorucu dalışlardan sonra bile eşimin tehditkar bakışlarına rağmen internet kafe aramam…

Evet, e-cemaat lideri olmak öyle kolay değil. 365 gün, 24 saat tatil demeden çalışmak demek…Umarım 2005 de sanal tartısmalar daha az hakemlik yapmak zorunda kalır, daha çok yaratıcı olabilir, ne bileyim daha çok dalışa giderim eşimle…

@rtemiz 🙂

İnternet ve Dönüşüm

Standard

İnternet ve Dönüşüm
Tam emin değilim ama ilk olarak 1996 yılıydı sanırım e-posta ve internet dünyası ile tanışmam. Üniversite bitiyordu ve ben yurtdışındaki yüksek lisans olanakları için araştırma yapmak istiyordum.

Amerika’ya, hatta İstanbul’daki ofislerine gitmeden internette yaptığım araştırmayla epey bilgi topladığımı hatırlıyorum.

Gerçi, lisedeyken (İzmir Fen Lisesi) o zamanlar Ege Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği’nde dahi olmayan bir erişimimiz vardı, siyah üzerine yeşil karakterli ekran içeren, daha eski bir anı olarak. Herhalde o günkü erişim, üniversiteler arası erişimi sağlayan internetin ilkel formuydu 🙂

Neyse, üniversite sonrası girdiğim iş hayatımın ilk yıllarında internet yoktu 😦

Artık internet işte, evde, her yerde… Hatta bazı yerlerde, örneğin bazı otellerde, alışveriş merkezlerinde, dizüstü bilgisayarınızı (tabi bazı özelliklere sahip) alıp herhangi bir telefon hattı olmadan da internete girebiliyorsunuz.

Peki interneti neler için kullanıyoruz biz Türkler ? Kurumsal ve bireysel olarak ben hala etkin olarak kullanamadığımızı düşünüyorum. Kamuda bu konuda belli bir girişim görülse de bütünlükten uzak olduğu için genele yayılamıyor. Bazı belediyeler, silahlı kuvvetler, polis benzeri kurumlarda olan dönüşüm hem yeterli değil hem de genele yayılmadığı için kopuk olabiliyor.

İstanbul’da yaşarken, pasaport için Emniyetin sitesinden e-başvuru yapmıştım. Sitede başvurunun internetten yapılması halinde, önceden doldurulan bir formun nüfus kütüğünüze siz gitmeden ulaştırılması nedeniyle başvurunun daha hızlı olacağı yazıyordu. Ben de dediği gibi yaptım. Formu internetten doldurdum ve 2-3 gün sonra gittim ki, kütüğümden cızz diye geldiği için 🙂 zaman kazanayım (!).

Benim gitti diye bildiğim form, emniyet vakfına X lira bağış alabilmek için tekrar karşıma çıkmaz mı ?

Tabi ki internet iyi bir şey olsa da, zihniyet değişmediği zaman, her şey aynı kalıyor.

Özel sektör de dahi kurum internet sitesi dendiği zaman, durağan ve kuru bir şirket broşüründen öte gitmeyen tasarımlar anlaşılıyor. Bırakın internet üzerinden satışı, çalışanlara, bayilere, müşterilere ulaşmayı; ürün ve hizmetleri bile yeterince tanıtmayan yapılar görüyoruz.

Bireylere baktığımızda en iyimser kaynaklara göre Türkiye’de nüfusun %87’si İ’den bile habersiz 😦

Ama hem kurumlar hem de bireyler bu dönüşümü yaşamak zorundalar. Yakın gelecekte hem kamu hem de özel sektör yapmak zorunda kalacağı sanal hamlelerle bu alemde daha çok yer alacak. Bireyler de bu uygulamalardan yararlanmak ve belki de kendileri de yaratmak için internet dünyasına girmek zorunda kalacaklar.

Dünyada daha önce yaşanan tüm yapısal dönüşümlerle kıyaslandığında, bu dönüşüm – internet erişimi olan – herkese açık . Bireysel olarak da katılabileceğiniz bu dönüşüme ayak diremeden, devlet, şirket, kurum veya birey olarak hazır olmamız gerekiyor.

Bol internetli günler diliyorum:

@rtemiz 🙂

Öğrenmeyi Öğrendiniz mi ?

Standard

Öğrenmeyi Öğrendiniz mi ?
Sitenin Paylaşımlar bölümündeki sunumlarda, KiGeP’te yaptığım mentorluk çalışmalarında ve sanal dünyada, gençler en çok neleri soruyor…

* Neleri öğrenelim ?

* İş hayatında başarılı olmak hatta iş bulmak için yetkinliklerim neler olmalı ?

* Yüksel lisans yapmalı mıyım ?

* Bitirdiğim üniversite, bitirme derecem ne kadar önemli ?

Fakat kimse “öğrenmeyi nasıl öğreniriz ?” gibi bir soruyla gelmiyor. Oysa, yönetim kitaplarına şöyle bir göz attığınızda gelecekte hatta bugünde geçer akçe olacak tek özelliğin “öğrenmeyi öğrenebilme” olduğu vurgulanıyor.

Bazı yorumlara göre her 3 yılda bir işle ilgili öğrendiklerimizin hepsi değişiyor, dönüşüyor. Yine bazılarına göre, şu an önemli olan yetkinliklerimiz 10 yıl sonra, kimsenin yüzüne bakmayacağı değersiz şeyler haline dönüşecek.

Ben üniversiteden lisans derecemi alalı 10 yıl olmadı, yüksek lisans derecemi alalı henüz 5 yıl oldu ama okulda öğrendiklerimin % kaçını iş hayatında kullanabiliyorum acaba ? Okulda bilişimle ilgili Basic ve Cobol denilen güzide 🙂 dilleri öğrenmeye çalıştım. Daha biz okurken, Visual Basic, C, C++ gibi yazılım dilleri olduğunu duymaya başlamıştım. Okulun son yılı, ilk e-posta adresimi aldığımı da hayal meyal hatırlıyorum.

Peki, iş hayatımın ilk 3 yılında neler yaptım, şimdi neler yapıyorum ? Bırakın 10-20 yıl sonrasını, 2 yıl sonra neler yapacağımı biliyor muyum ? Hayır 🙂 Peki bu beni korkutmuyor mu ? Evet, korkutuyor 😦

İyi bir lise ve/veya üniversiten belki de iyi hatta çok iyi dereceyle mezun olmak eskiden yeterliydi, “hayat boyu garanti bir iş için”… Şirketler, böylelerini mezun olur olmaz iyi ücretlerle kaparlar ve belirli bir süreçte yönetici yaparlardı. Fakat artık hiç bir çalışan için işin garantisi yok, çünkü artık hiç bir şirket için iş güvencesi yok. Eğer şirketinizin yaptığı işi, Tayvan’daki bir başkası sadece %5 daha uygun fiyata yaptığı için işinizi kaybedebiliyorsanız, sizin rakibiniz artık sadece Türkiye’deki çalışanlar değil, aynı zamanda Tayvan’daki yüzünü hiç göremeyeceğiniz çalışanlar olabilir. Bu nedenle, siz ve yetkinlikleriniz sürekli olarak küresel değerler ne ise, o yolda değişmek zorundalar.

Artık okulda veya işte öğrendiğiniz şeyler, az sonra 🙂 değişecek. Peki siz az sonra ne olacaksınız ? Yenilikleri, gelişmeleri izleyerek tekrar tekrar öğrenmeniz gerekiyor. Bunun için de yapılması gereken, öğrenmeyi öğrenmek… Bunun önemini anlamaya başlayan şirketler öğrenmeye, gelişmelere açık insanları işe alacaklar, çünkü ancak böyle çalışanlar, bu kurumları bitmeyen değişime uygun hale getirebilenler olacak.

Üniversiteden başlayarak öğrenim sistemimizi kişisel olarak eleştirme gücüm olsa da değiştirme gücüm yok 🙂 Fakat artık öğrenim sisteminin dışında, sürekli öğrenme için daha doğrusu “öğrenmeyi öğrenme” için düşünmenin ve uygulamaya geçmenin zamanı geldi…

“Öğrenmeyi öğrenme” için hiç bir gereksinim yok. Sadece sorgulayıcı bir usunuz olsu yeter. Bir de Kişisel Gelişim Platformu (KiGeP) gibi gibi destekler tabii.

@rtemiz 🙂

Torpil attım geliyooor !

Standard

Torpil attım geliyooor !

Son zamanlarda özellikle üniversite öğrencileri ile yaptığım paylaşımlarda sadece krizin yarattığı umutsuzlukla değil, tanıdık&torpil sisteminin yarattığı umutsuzlukla da uğraşmaya çalışıyorum.

Peki bu torpil nedir, nerede yetişir, nasıl üretilir, nasıl kullanılır 🙂

Torpil, kısaca özellikleriniz sayesinde değil, amca, hala, dayı gibi yüksek düzeylerde bulunan tanıdık,eş,dost, akraba gibi unsurların yardımıyla işe girme ya da iş yaptırmaya deniyor. Bu özelliklere sahip olan şanslı arkadaşa da torpilli deniyor halk arasında 🙂

Kamuda daha çok siyasi ideoloji (iktidar yanlısı olmak ya da görünmek), hemşehrilik, tarikat, mezhep gibi unsurlarla yetişen bu bitki, özel sektörde göreceli olarak az yetişse de bu alanda da kendini patron, yönetici akrabası olarak gösterebiliyor.

Nasıl mı üretiliyor ? Yukarıda saydığım yakınlıklardan en azından bir tanesinin bulunması zorunlu bu süreçte. Diyelim ki öğrencisiniz, yazın zorunlu stajınız var. Hemen babanıza, annenize söylüyorsunuz. Onlar hemen dayınızın oğlunun eniştesinin büyük bir kurumda yönetici olduğunu hatırlıyor ve ellerinde 1 kilo baklava ile bu yakın akrabaya sizi de yanlarına katarak görmeye gidiyorlar. “Elimizden büyüdün kerata, afferin koca şirketin başına geçmişsin, eee artık şu bizim oğlana-kıza bir staj ayarlarsın” diyorlar. Siz de belki son gün, o da imzalar için giderek başarılı bir stajyer oluyorsunuz.

Peki ya torpiliniz yoksa ? İşte bu durumda hayata küsmek yok. Çabalamadan, uğraşmadan “benim torpilim yok, ben ne staj bulabilirim ne iş” demeyin sakın.

Kendi torpilinizi üretmek için neler mi yapılabilir ?

* bir kere aktif olacaksınız, konu staj veya iş farketmez, etkinliklere katılacaksınız. Etkinlikler tabi ki öncelikle kişisel gelişim için gerekli. Fakat aynı zamanda tüm etkinlikler birer sosyal ortam olduğu için kendinizi tanıtma ve torpil olabilecek potansiyellerle tanışma olanağı yaratır.

* kurumların gereksinimleri doğrultusunda proje üreterek, çözüm önerileri getirerek staj veya iş olanağı yaratın. Örneğin, hedefteki kurumlardan birisinde CRM’ e geçildiğini duydunuz. Hemen konuyla ilgili bir derste özel bir çalışma yaratarak, bu kuruma katma değer yaratacağınızı vurgulayarak ilgili yöneticiyle bir görüşme ayarlayın.

* Yarışmaları izleyin. Örneğin, torpil sistemini çökertme girişimleri bulunan Yaprak Özer, düzenledği Yönetim Stratejileri yarışmasında dereceye giren öğrencilere bireysel veya grup olarak bilgisayar, cep telefonu gibi hediyelerin yanı sıra asıl önemlisi Türkiye’nin saygın kuruluşlarında staj olanağı sağlıyor.

Duymadıysanız buyrun ; http://www.indeksiletisim.com/yarisma.asp

Olanak, şans biraz da zorlandıkça artar, unutmayın…Ama yine de bol şans 🙂

@rtemiz 🙂

Ne Kadar Likitsiniz ?

Standard

Ne Kadar Likitsiniz

1980’lerde Özal’la birlikte sözcük dağarcığıma girenlerden birisi sanırım “Likidite”… Konvertibilite gibi finans alanında kullanılıyor. Bu sözcüğü bana öğreten kişiyi veya kaynağı hatırlamıyorum ama bilmeyenler için aynı benzetmeyi kullanacağım.

Diyelim ki, belirli bir birikiminiz var ve araba alacaksınız. Ama aynı zamanda başka bir gereksiniminizde de bu birikimi hemen kullanma olasılığınız var. Alacağınız araba öyle bir araba olsun ki, hemen de satabileseniz, istiyorsunuz. Peki, siz aynı paraya bir vosvos mu yoksa şahin mi alırsınız ? Tabi ki arabanızı hemen satabilmek istiyorsanız, şahin alırsınız. Çünkü vosvosu sadece sevene satarsanız, şahini satabileceğiniz hedef kitle ise çok daha geniş.

İşte şahin bu örnekte vosvosa göre daha “Likit” bir araba…

Peki insan kaynağının, insanın likiti ne demek ?

Likit İnsan; sadece kendi çalıştığı kurumda başarılı, değerli, yaratıcı olan değil başka ortamlarda da aynı değeri yaratabilen insandır. Birikimi, deneyimi ulusal hatta evrenseldir. İster a şirketinde, ister b vakfında çalışsın, ister Türkiye’de ister Hindistan’da isterse Amerika’da çalışsın onun için farketmez.

Şimdi düşünün bakalım, siz ne kadar likitsiniz ? Değerleriniz, birikiminiz ne kadar evrensel ? Başka bir deyişle, yarın işten bir nedenle ayrıldınız veya çıkarıldınız, istediğiniz bir işi hemen bulabilir misiniz ?

Peki kurumunuzdaki yöneticiler, çalışanlar ne kadar likit ? Yani çalışanlarınız ne kadar likitse kurumunuz da o kadar likit olacağından, kurumunuz ne kadar likit ? Kurumuzdaki çalışanlar, başka kurumlarda başka işlerde, sizdeki kadar başarılı olabilirler mi ? Yoksa başka ortamlarda sizdeki “özel” koşullardan dolayı başarılı olamazlar mı ?

Hem kişi hem de kurum olarak “likit” olmak için neler yapıyorsunuz peki ?

Yaz da yavaş yavaş geliyor, bol “likit”ler diliyorum 🙂

@rtemiz 🙂

Aslında giden değil, kalandır terkeden..

Standard

Aslında giden değil, kalandır terkeden..

Korkmayın, korkmayın kırık bir size aşk hikayesi anlatmayacağım 🙂

Yeni Türkü’nün bir şarkısında yer alan bu güzel dizenin şairini hatırlamıyorum ama bu dizeyi biten ilişkilerimin ardından çok düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum. İlişki derken sadece gönül ilişkilerimi değil, ayrıldığım işleri de kastediyorum. Eee onlar da bir gönül ilişkisi sayılmaz mı bir bakıma; önce tanışma, bir kaç (iş) görüşme, hakkında düşünme, olumlu ise anlaşma, beğenmezsen kibarca reddetme. Demek ki işin başlangıcı aynı.

Başlangıcı aynı olduğu için olumsuz düşünürsek, sonu da aynı. Bu nedenle aşkların bitişi için kullanılmış bir dizeyi, işten ayrılma ile ilgili bir yazının başlığı yapmakta hiç düşünmedim. Cuk diye de oturdu hatta 🙂

Kendi ayrıldığınız işleri, işten çıkarılmaları veya kurumunuzdan nedensiz çat kapı istifa edenleri düşünün bir kez. Birey açısından bakıldığında; istifa eden mutlaka istifa etmeden önce belki doğrudan belki de dolaylı kurumdan&işten memnuniyetsizliğini dile getirmeye çalışmıştır. Bu her zaman dile gelmeyebilir. Başka davranışlarla da anlatılmaya çalışılabilir bazen. Artık eskisi gibi önemsemediğiniz için işe geç geliniyordur, verilen bir işler nedensiz geciktiriliyordur belki. Kısacası, artık kurumu gözden çıkarıldığı için doğrudan söylenemese de davranışlar ile “gidebileceğini, gitmek istediğini hissettiriyordur”.

Kurum açısından bakıldığında da ; bu davranış biçimlerinin daha çok açık iletişim kanallarının olmadığı veya etkin kullanılmadığı kurumlarda (veya kişilerde) görüldüğünü söyleyebiliriz. Çalışan tabi ki böyle bir kararını doğrudan söylemek istemez. Fakat kurumlar, sistemler, yani İnsan Kaynakları, çalışanların memnuniyetlerini düzenli ve etkin bir şekilde ölçümlemelidir. Bu çalışmalarda çalışanlarının kurumdan beklentilerini doğru bir şekilde ele almalı, politika&strateji çerçevesinde değerlendirerek uygun olanlarını hızla hayata geçirmelidir. Her çalışanı kurumda tutmak imkansız ve de gerek de yok bence. Ama hep sizin çalışmak istedikleriniz aniden gidiyorsa bir yerlerde önemli bir sorun var, demektir. Veya tam tersi durumlarda; kurumlar, artık beraber çalışmak istemedikleri çalışanlarını kim bilir kaç kez çeşitli yollarla uyarıyorlar. Fakat aynı istifa gibi işten çıkarmada en son aşamada dile getirildiği için çalışanın bu uyarıları doğru anladığını söyleyebilir miyiz ? Genellikle hayır.

Evet, aynı aşklardaki gibi… Giden belki gitmek istemese de kalan bunu zorluyor bilmeden, istemeden. Kalan, birey olsun kurum olsun kendini sağlıklı değerlendirmezse, sağlıklı değerlendirilmezse gidene “Git” demiş oluyor, “ben sana uygun değilim, değişmeyeceğim, sen başının çaresine bak” diyerek. Ama bunları söylediğini çoğu zaman kendisi bile bilmiyor ne yazık ki. Farkettiğinde de iş işten geçmiş oluyor; sevgili, çalışan, kurum gitmiş uzaklaşmış oluyor ;(

Evet, bu yazı biraz karıştı. Biraz aşk, biraz iş. Ama hayat da bu değil mi zaten 🙂

@rtemiz 🙂

En beğenilen olmak yeterli mi?

Standard

En beğenilen olmak yeterli mi?
“En Beğenilen mi En Çok Çalışmak İstenilen mi ? …

Yazımın konusu, Türkiye’de yeni yeni konuşulmaya başlanan, 1-2 yıldır anketleri yapılan bir konu. Çeşitli düzeylerde, farklı gruplarla yapıldığı zaman sonuçları da değişen bir değerlendirme.

En beğenilen şirketler veya en çok çalışmak istenilen şirketler…

Yurtdışında, en beğenilen, hayran olunan, saygı duyulan (most admired, most respected) adıyla yapılan çalışmayı biz de RecruitmenTurkey olarak bu yıl ikinci kez yaptık.

Tam da bu çalışmanın sonuçlarını hakkında yazmayı düşünürken Capital Dergisi’nin yaptığı benzer çalışma yayımlandı. Adecco işbirliğiyle yapılan çalışmada daha geniş bir kitlenin görüşü alınmış. Ayrıca sektör bazında ve belirlenen 18 kritere göre sıralama söz konusu. Katılımın daha yüksek olması nedeniyle Capital’in anketinin daha güvenilir olduğu bir gerçek…

Benzer görünse de her iki çalışmayı ayıran yönler var…

İlk olarak R.T.’nin hedef kitlesi yöneticiler değil, tüm düzeyde çalışanlar. Çalışanlar derken aynı zamanda çalışmak isteyip de iş bulamayanlar da var. Ayrıca henüz işe, sektöre dönemeyen finansçılar var. Bilimsel çalışma amacıyla yanıp tutuşan akademisyenler var.

Ayrıca bizim çalışmamızda sorulan tek bir soru var, “En Çok Çalışmak İstediğiniz Şirket”. Bu soru esasında epey farklı şeyler algılatabiliyor. En beğenilenle, en çok çalışmak istenilen farklı olabilir mi peki ?

Evet farklı olabilir. Bir kendinizi düşünün, şirketleri “beğenme” güdüsüyle değerlendirirken kendi değerleriniz değil, piyasa değerleri ile değerlendirirsiniz. Aklınıza hemen ne bileyim borsadaki durumu, borç yapısı, sermaye sağlamlılığı, dışa açılması, ihracat oranı gibi veriler gelir.

Diyelim ki, tüm bu şirketlerden size iş teklifi geldi. Tamam, yukarıda saydığım veriler de önemli ama. Başka veriler de gelebilir aklınıza. Son krizde işten X şirketinden çıkarılan bir arkadaşınız, yükselme olanakları, beraber çalışacağınız takımın özellikleri ve de kurum kültürü belki. Belki de finansal açıdan harika bir teklifle gelen bir şirkete, toplumdaki algılanması nedeniyle hayır diyebilirsiniz.

Bu farklılıklardan dolayı her iki çalışmanın ortak noktaları olsa da kitle ve özellikler bu farklılığı sonuçlara da yansıyor kuşkusuz…

Örneklere geçersem; R.T. çalışmasında Tübitak, Merkez Bankası ve az oy alsa da diğer bankalar var. Akademisyenlerin ve hala iş arayan finansçıların gözdeleri. Maddi açıdan sağladığı avantajlarla, Unilever birinci sırada. Oysa diğer çalışmada 2 yıldır 11. sırada. Diğer çalışmaların ilk üçü, yerli şirketlere duyulan güvensizliği nedeniyle R.T. çalışmasında alt sıralarda. R.T. çalışmasında, yabancı ortaklıkları nedeniyle ikinci sırada Koç Holding var. Oysa diğer çalışmada Sabancı düşerek 6. olmuş. Her iki anket için en tutarlı şirket, Coca-Cola. Ayrıca ilaç şirketlerinde de en iyi şirket aynı, Pfizer.

Ortak noktaları olsa da, benzer sonuçları verse de her iki çalışmanın ana sorusu farklı. En beğendiğimiz şirket, en çok çalışmak istediğimiz şirket olmayabilir.

@rtemiz 🙂