Mutluluk basit değildir…

Standard

Mutluluk basit değildir…

Evet hiç de basit bir şey değildir mutlululuk.

Zaten basit olsa değerli olmazdı değil mi ?

Otobüste veya dolmuşta gidiyorsunuz, yanınızda “Ferrasini Satan Bilge”yi okuyan birisi. Eeee artık böyle bir kitabı okuduğuna göre olmuştur, diyorsunuz ama bir bakıyorsunuz vücut ölçüleri ile orantısız bir şekilde yayılarak oturarak, aslında sizin mutluluğunuzdan çalıyor.

Veya yoga yapan bir yöneticiniz var ama size psikolojik şiddet (moda adıyla mobbing) uyguluyor.

Türkiye’de son zamanlarda belki başka kültürlerin de etkisiyle, zor yaşamlardan saçma sapan yöntemlerle hatta eğitimlerle sıyrılma çabası başladı bence. Bu yöntemleri uygulayan, bu eğitimleri alan kişiler sonsuza kadar mutlu olacaklarına inanıyorlar. Belli bir süre sonra plasebo etkisi geçince daha büyük bir mutsuzluk dalgası geliyor ve eski mutsuzluğunuzu arar oluyorsunuz 🙂

Bu sahte mutluluk sektörü Amerika’dan sonra Türkiye’de de gittikçe büyüyor. Hiç bir kitap zararlı, hiçbir eğitim yararsız değildir ama eğer alıcı gerçekten uygun ve bilinçli ise…

Kimilerine göre motivasyon, bana göre “gaz verme” eğitimleri özellikle çok popüler olmaya başladı. Hatta eğitim sektörü, teknik eğitimlerin içine veya sonuna yama olarak bu tür uygulamalar ekledi. Bu tür uygulamalar tam tersi olarak eğitimlerin içeriğini boşaltma tehlikesi içeriyor…

Hayata bakışınızı değiştirmeden, bir şeylerin değişmesini dışardan beklemek her zaman en doğru veya zararsız olmayabilir…

Demek ki mutluluk basit ve kolay bulunan bir şey değilmiş. Neden, çünkü saf bir mutluluk arıyoruz çoğumuz. Mutluluğun gizi de burada zaten, saf mutlululuk diye bir şey yok.

Mutluluk, hayatımızın her anında saklı esasında. Bu anların farkına vararak, acısını da, zorluğunu da kabullenerek yaşamaya çalışırsak bu kısa hayatı, mutluluk yolunda bir adım önde oluruz.

Hayatı sadece güzel anlarla değil, tüm zorluklarıyla, acılarıyla kabullenerek yaşamak lazım.

Gülmek de lazım, ağız dolusu, ağlamak da lazım…

@rtemiz 🙂

Ya İçindesindir Çemberin…

Standard

Ya İçindesindir Çemberin…

“Ya içindesindir çemberin

Ya da dışında yer alacaksın.

Kendin içindeyken

Kafan dışındaysa…”

Yeni Türkü’den aldığım ikinci yazı başlığı bu. Gençliğimde en fazla dinlediğim gruplardan biri olduğu için sanırım, bir şeyler anlatmaya başladığımda aklıma hemen bu grubun şarkılarının dizeleri geliyor.

Neyse, tatildeyken (1 haftalık bir süreye tatil denirse) öyle tatil köylerini çok sevmediğimizden dolayı, sistem dışı takıldık her zamanki gibi. Daha sakin, daha doğal sadece kendiniz olduğunuz ortamlarda dinleniyoruz, yenileniyoruz…

Öğrencilik yıllarında yukarıdaki şarkıdaki gibi “meyhane masalarında kahrolurken” sürekli sistem içi, sistem dışı; çemberin içi, çemberin dışı tartışmaları yapardık. Zaman geçti, sistemin içinde yerimi güzelce aldık 🙂

Biz kendimizi sistem dışı görürken, tatil yaptığımız yörede bir çiftle karşılaştık. Yaklaşık 8 ay sistemde kalan bu çift, 4 ay tamamen sistem dışına çıkıyor. Tatil yaptığımız deniz kıyısının ıssız, elektriksiz, insansız, kimsenin yaşamadığı sadece gündüz gezi teknelerinin uğradığı bir koyda yaşıyordu bu çift.

Aynı burçlara sahip olduğumuz ve burçlarımızda “özgür” ruhlu olduğumuz yazdığı için, bu çifti görünce biraz bozulmadık değil 😦

Bu çift geceleri çadırlarında, bir giyim mağazası için giysi tasarlıyor ve dikiyor. Gündüzleri de ürettikleri tasarımlarını ufak bir motor ile gelen gezi yatlarına, teknelerine satıyorlar.

Ufak motorları onları dış dünyaya, daha doğrusu herşeye, sisteme 🙂 bağlayan tek şey. Zaten karayolu ile yaşadıkları yere gitmek mümkün değil, tek yol denizden.

Bir an insan kendisini onların yerine koyuyor. Ben yapabilir miyim ? Ben böyle yaşayabilir miyim ?

4 ay elektrik yok, internet yok 🙂

Evet, herkesin dünyası kendine güzel, kendine uyumlu. Herkes, kendi yarattığı çemberin içinde güzel, kendi sisteminde mutlu 🙂

Sisteminizi bulmanız, çemberinizi bilmeniz dileğimle.

Eee yaz yazısı da ancak bu kadar uzun olabiliyor 🙂

@rtemiz 🙂

Tüplü Dalışla Öğrendiğim Dersler…

Standard

Tüplü Dalışla Öğrendiğim Dersler…
Evet yaz geliyor ve geçen yıl başladığım tüplü dalışları çok özledim ben. Bu yazıda da kısa dalış öykümüzü ve öğrendiklerimi paylaşacağım.

Belki de burcumdan (Balık) dolayı oldum olası Deniz’e 🙂 aşığımdır. Üstünde yüzmesine, kenarında uzanıp güneşlenmesine, dalgalarının sesine, uzaktan seyredip içmesine bayılırım. Deniz, başım her sıkıştığında yanına koştuğum bir dost olmuştur benim için.

11 yıllık İstanbul’dan sonra Ankara’ya, denizsiz kente gelince, uzun zamandır yapmak isteyip de zaman ve fırsat bulamadığım tüplü dalış kurslarına gitme şansım oldu. Daha önce Antalya’da ve de Adrasan’da keşif dalışı yapmıştık. Özellikle eşim çok az olan korkularını da yenince karar verip, geçen bahar aylarında kuramsal eğitimimizi aldık. Az da olsa kurstan sonra hiç dalamayanlar olduğunu öğrendik.

Ders 1: Gerçekten yapabileceğinize inandığınız işlere kalkışın.

Diğer tüm eğitimlerde olduğu gibi, eğitmen ve eğitim kurumu çok önemli. Çok riskli olmasa da tüplü dalışta da diğer tüm sporlar gibi kurallarına uygun yapılmadığında bir risk söz konusu. Bu nedenle hayatınızı teslim edeceğiniz ellere güvenmeniz lazım. Doğru örnek için bakınız; http://www.aquaclub.com.tr 🙂

Ders 2: Eğitim gerektiren işlerde, gerekli eğitimi mutlaka konusunda yetkin eğitmenlerden alın.

Asutay Hocamızın aldığımız 1 Yıldız dalış eğitimimizi Bodrum’daki uygulamalı 4 dalışla bitirerek eşim ve ben uluslararası geçerliliği olan 1 Yıldız Balıkİnsan olduk 🙂

Dalanlar bilir, hiç kimse tek başına tüplü dalış yapamaz. Belirli kurallar içinde mutlaka 2 kişi dalmak zorundasınızdır. Dalışlarda genelde 2’li takımlar halinde yapılır. Bu 2’li takımlara ingilizce “budy” deniyor dalış aleminde. Suyun altında ve üstünde herkesin bir budy’si var ve herkes budy’sinden sorumlu. Su üstünde dalış hazırlıkları yaparken, ekipman üstünüzde atlamadan tam önce ve suyun altında sürekli kontrol etmeniz lazım budy’nizi. Çok fazla dalış sayınız yoksa, akıntı veya görüş sorunu yaşanıyorsa budy’nizin elini bırakmamanız gerekiyor hatta. Kötü bir budy size sürekli sorun çıkaracağı gibi iyi bir budy de hayatınızı kurtarabilir.

Ders 3: Başta hayat arkadaşınız olmak üzere tüm arkadaşlarınızı çok iyi seçmelisiniz.

Biz eş olarak daldığımız için zaten hayat budy’imizle dalmış oluyoruz karşılıklı olarak ve birbirini çok iyi tanımanın avantajlarını yaşıyoruz.

Esasında budy ağırlıklı olarak düşünülse de gerçekte kaptan ve hatta miçolar dahil sorumluluk tüm teknede dalış sporunda. Tüm takım olarak en iyi olduğunuz takdirde, her şey yolunda gidebilir.

Ders 4: Takım olarak en iyi iseniz, sonuçlar mükemmel olabilir.

Evet, bizler insanoğlu olarak birer kara hayvanıyız. Suyun altı bizim dünyamız değil ve bu dünyada çok kısa da olsa misafir olabilmek için ne zahmetlere katlanıyoruz. Eğitim alıyoruz, üstümüze özel bir giysi giyiyoruz, belimize ağırlık takıyoruz (kolay batmak için), maske takıyoruz (gözlük değil aman, yoksa hoca şınav çektirir :), en önemlisi de sırtımızdaki yeleğe (inip, çıkmak için) bir tüp takıp, tüpten gelen havayı ağzımızdan alıyoruz. Ne kadar denizi, balıkları, su altı dünyası severseniz sevin onlardan biri kesinlikle olamıyorsunuz. En fazla tüpteki havanın sınırı kadar o dünyanın geçici bir vatandaşı olabiliyorsunuz.

Ders 5: Farklı dünyaları yaşamak sizi zenginleştirir.

Dalış sporu, kesinlikle kendini, budy’ni ve hatta ekipmanını ve de tüm dalış takımını iyi tanımanı gerektiriyor. Yıldız sayısı, eğitmen dalgıç sayısı, denizin akıntı ve görüş durumu, tüpünün türü, dalış derinliği gibi bir sürü değişkene göre şekilleniyor dalış süreci. Kendini ve tüm sürecin sınırlarını bilip ona göre uygun davranışı sergilediğin takdirde hiç bir riski yok. Ama kendini zorlayıp, sınırları aşma güdüne yenilirsen tehlike o zaman başlıyor işte…

Ders 6: Kendini tanı, aşamayacağın sınırları zorlama.

Bodrum’daki 4 dalıştan sonra aldığımız dalış defterlerimize daha sonra Türkiye’de daldığımız Kalkan Dalışlarını (toplam 6 dalış) ekledik. Dalış sporunun bir güzelliği de ülkenin tüm güzel kıyılarını bu sefer başka açılardan da tanıyabilmeniz.

Çok fazla deneyimimiz olmasa da dalışın kabesi diye bilinen Kızıldeniz’e de gittik. Şimdi değerlendirdiğimde belki biraz erken diye düşünsem de yine de çok güzel bir deneyimdi. Farklı bir ülkede, farklı bir denizde ve de farklı bir takımla daldık. Türkiye’de öğrendiğimiz bazı şeylerin Türkiye için doğru olduğunu gördük. Mısırlı dalış eğitmenimiz, bizi ele ele görünce, suyun dibinde “bu Türkler çok romantik” yargısını oluşturduk 🙂

Gerçekten Kızıldeniz’in su altı dünyası bambaşka. Çoook zengin bu dünyayı önce dünyaya (müşterilere) sunmak için çaba harcamışlar, şimdi de korumak için epey uğraşıyorlar. Sabah limandaki yüzlerce tekneyi, binlerce balık insanı gören suyun altında trafik polisine gereksinim duyulacağını düşünüyor. Trafik olmasa da koruma için dalan balık polisler varmış ama biz görmedik.

Ders 7: Her zaman aynı alanda da farklı şeyleri dene, farklı şeyler öğreneceksin.

Eşim Deniz, son dalışımızın son dakikalarında tepemizde yüzen büyük balıkları görünce epey korkmuş. Bana eliyle bir takım hareketler yapsa da ben o balıkları yunus sandığım için “her şey yolunda” anlamında ona “ok” çektim. Ama Deniz, o balıkları belki de dalış yaptığımız bölgenin adında “köpek balığı” var diye 🙂 köpek balığı zannedip, istemeden epey yükselmiş. Sonra öğrendik ki gördüğümüz o balıklar, bizim teneke kutularda görmeye alıştığımız ton balıklarıymış.

Ders 8: Her şey düşündüğünüz gibi olmayabilir, soğukkanlı olmak lazım.

Kızıldeniz’deki 5 dalışla toplamda 15 dalış, defterimizde kayıtlı. Bakalım bu yaz deftere kaç dalış, öğrendiklerimize kaç ders ekleyeceğiz ?

@rtemiz 🙂

Otuzu Devirmek…

Standard

Otuzu Devirmek…
Geçen günlerde 30’lu yaşlara adım attım, 30’u da geçtim artık 31 yaşındayım…

Özellikle üniversite çağında insan, 30’uma gelince nasıl olacağım, neler olacak diye düşünüyor. En azından ben çok düşünmüştüm. Henüz iş alanını seçmesem de en azından mesleği seçmiştim, endüstri mühendisliği. Şans veya şanssızlık, endüstri mühendisi demek hem her şey hem de hiçbir şey demek. Ben, maydanoz mühendisi oluyoruz derdim o yıllarda, her şeye katılabildiğimiz için…

Ben de son sınıfa kadar “ne olacağıma” karar vermemiştim. Zaten “ben sana meeendüz olamazsın demedim adam olamazsın dedim” ler olduğu için adam olmaktı hedefim. Son dönem aldığım bitirme tezimde kendimi zorlayarak, hem üretim sektöründe hem hizmet sektöründe proje çalışması yaptım. Daha önceki teknik gezilerden, mezun apla-agabeylerimizden de bir şeyler görüp, duymuştum ama bitirme tezinde çalışma hayatını ucundan da olsa tanıma şansım oldu.

Gördüğüm şuydu ki, sevdiklerim çok belirgin olmasa da sevmediklerim açıktı. Üretim, fabrika ortamı, bankalar bana uygun değildi. Hiç mi gitmedin görüşmelerine derseniz çok gittim.

Derken çalışma hayatına yüksek lisansımla beraber başladım. Sizleri iş hayatımı anlatarak sıkmayacağım merak etmeyin.

Gördüm ki, insan kendine uygun ortamlarda ve şartlarda başarıyı yakalıyor. Bir de deneyimsizliği aşınca. Geçmiş 9 yıla bakınca yaptığım onca hatanın beni olgunlaştırmaya başladığını görsem de sürecin tamamlanmadığı kesin 🙂 Üniversiteli bir arkadaş, bir söyleşide “farkında olup dayanmak nasıl demişti sistemin içinde olarak”… Bence en değerlisi, farkında olup da duruşunu değiştirmemek asıl, bozulmamak.

Bazen düştüm, kalkamayacak duruma da geldim. Ama biliyordum ki, bazen sıçramak için eğilmek lazımdı, bir şekilde ailemin desteğiyle dayandım.

İş dışında neler yaptım… Çok dirensem de evlenmem diye doğru insanı bulunca insan yine değişiyor. İşte kırılmadan bir eğilme daha 🙂

11 yıl İstanbul’dan sonra Ankara’da nasıl yaşarım diyordum denizsiz. Ama şans, Ankara’da buldum Deniz’imi. Evlendim yaklaşık 20 ay önce ama yine farklıydı, kara da evlenmedik.

Nerede duyduğumu hatırlamıyorum, “önemli olan inek gibi birbirinin gözünün içine bakmak değil, ileride aynı noktaya bakmak” sözünü. İşi seçtikten sonra hayattaki en önemli diğer bir seçim, daha da önemlisi eşini seçmek. Hayatı paylaştığınız insanı doğru seçmek yine kendimizi tanımaktan geçiyor. Aile,para, kariyer, hobiler, herşey aynı olamaz, hatta olmamalı ama değerleriniz yaklaşık olursa hayatınız daha güzel geçer bu kesin.

Doya doya hayatı zevkle paylaşabiliyorsanız, değerleriniz ortaksa doğru insanı bulmuş olabilirsiniz, olasılık çok az aman onu kaybetmeyin derim 🙂

Yol daha uzun tabi. Umarım bu 30 yıl yazısından 1-2 tane daha yazabilirim 🙂 Umarım yaşlanınca daha az sıkıcı yazılar yazarım, sizler de okur eğlenirsiniz…

@rtemiz 🙂

Bir E-Cemaat Liderinin Gözünden 2004 :)

Standard

Bir E-Cemaat Liderinin Gözünden 2004 🙂
Eee cemaatiniz e-cemaat olunca 2004 yılında neler yaptığınızı da internet sitelerine anlatıyorsunuz.

İnsan Kaynakları başlığı altındaki (sadece Türkiye’nin değil) en büyük (yaklaşık 9000 üye) ve en etkin (bugüne kadar 30.000 ileti-paylaşım) e-topluluğu RecruitmenTurkey’in kurucusu ve yöneticisi olarak 2004’de neler yaşadım, yaşadık…

* RecruitmenTurkey (http://finance.groups.yahoo.com/group/RecruitmenTurkey/) , İnsan Kaynakları e-topluluğu olduğu için en önemli görevimiz işsizliğe ufak da olsa bir darbe vurabilmek. 2004’te yaklaşık 30 kişi, toplamda 43 kişiye iş, staj sağladık. Fakat bu sayılar bizim bildiğimiz. Anlamadığım ilk nokta, internetten iş veya çalışan bulanların bir nedenden ? dolayı bunu gizlemeleri. Sadece benim bildiğim 10 kişi var yaklaşık internetten iş bulduğu halde açıklamaktan korkan. Bu 10 kişiye belki de 100’lercesi eklenebilir,tıpkı buzdağının su altında kalan kısmı gibi. Hatta bir üyemiz sitemizdeki “aRTık İşim Var” köşemizdeki yazısını çıkarmamızı istedi. Sanırım internet yoluyla iş/çalışan bulmayı insanlar hor görüyorlar. Utanmayın arkadaşlar, e-cemaat lideriniz olarak en baştaki örneğiniz benim, ben de internetten iş buldum.

* 2004 başında üye sayımız 5400 iken bu yılı, 9000’e yaklaşık olarak kapattık. Sanırım bunda Eylül ayında çıkan “İnternette İş Bulma Rehberi” adlı kitabımın da katkısı vardır.

* Peki internetten iş bulmayı, e-toplulukları iyi kullanmayı biliyor muyuz ? En basiti; özgeçmişimizi e-postayla göndermede bile o kadar çok hata ile karşılaşıyorum ki. E-postayla özgeçmiş göndermenin inceliklerini, e-topluluklara üye olmayı, etkin kullanmayı, siteleri nasıl seçeceğimizi öğrenmek için ne yapıyoruz 2005’te. Hemen http://www.recruitmenturkey.com/KITAPTANITIM.htm ı tıklayıp, online alışveriş deneyimiyle beraber kitabımı alıyorsunuz. Sonra kariyer dünyasında keyifle sörf yapıyorsunuz.

* 2004’de sadece iş bulmadı üyelerimiz. Çeşitli işbirlikleri sonucunda hiçbir maddi çıkar sağlamadan Kavrakoğlu Danışmanlık’tan 4 derslik e-insan kaynakları programı, Mind&Heart Academy’den NLP eğitimi ve İnventa Danışmanlık’tan ODTÜ -SEM İK Eğitimi ve yaklaşık 5* eğitim kurumundan %50’lere varan özel indirimler sağladık e-topluluğumuzun gücüyle.

* 2004 yılında e-cemaatin garipliklerine gelince; tartışmayı bilmeyen bazı müritleri  pardon üyeleri uzlaştırmak, sakinleştirmek; kendi arasında 10 kez e-mailleşip sonra birbirini bana şikayet eden üyelerin arasına girme şanssızlığı, üye şikayeti sonucu “teknik ve psikolojik” destek verdiğimi iddia ederek avukatlardan e-posta almam, adımızı-logomuzu-özel iletilerimizi aynen taklit eden kopyalarımız, tatillerde örneğin Kalkan’da yorucu dalışlardan sonra bile eşimin tehditkar bakışlarına rağmen internet kafe aramam…

Evet, e-cemaat lideri olmak öyle kolay değil. 365 gün, 24 saat tatil demeden çalışmak demek…Umarım 2005 de sanal tartısmalar daha az hakemlik yapmak zorunda kalır, daha çok yaratıcı olabilir, ne bileyim daha çok dalışa giderim eşimle…

@rtemiz 🙂

İnternet ve Dönüşüm

Standard

İnternet ve Dönüşüm
Tam emin değilim ama ilk olarak 1996 yılıydı sanırım e-posta ve internet dünyası ile tanışmam. Üniversite bitiyordu ve ben yurtdışındaki yüksek lisans olanakları için araştırma yapmak istiyordum.

Amerika’ya, hatta İstanbul’daki ofislerine gitmeden internette yaptığım araştırmayla epey bilgi topladığımı hatırlıyorum.

Gerçi, lisedeyken (İzmir Fen Lisesi) o zamanlar Ege Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği’nde dahi olmayan bir erişimimiz vardı, siyah üzerine yeşil karakterli ekran içeren, daha eski bir anı olarak. Herhalde o günkü erişim, üniversiteler arası erişimi sağlayan internetin ilkel formuydu 🙂

Neyse, üniversite sonrası girdiğim iş hayatımın ilk yıllarında internet yoktu 😦

Artık internet işte, evde, her yerde… Hatta bazı yerlerde, örneğin bazı otellerde, alışveriş merkezlerinde, dizüstü bilgisayarınızı (tabi bazı özelliklere sahip) alıp herhangi bir telefon hattı olmadan da internete girebiliyorsunuz.

Peki interneti neler için kullanıyoruz biz Türkler ? Kurumsal ve bireysel olarak ben hala etkin olarak kullanamadığımızı düşünüyorum. Kamuda bu konuda belli bir girişim görülse de bütünlükten uzak olduğu için genele yayılamıyor. Bazı belediyeler, silahlı kuvvetler, polis benzeri kurumlarda olan dönüşüm hem yeterli değil hem de genele yayılmadığı için kopuk olabiliyor.

İstanbul’da yaşarken, pasaport için Emniyetin sitesinden e-başvuru yapmıştım. Sitede başvurunun internetten yapılması halinde, önceden doldurulan bir formun nüfus kütüğünüze siz gitmeden ulaştırılması nedeniyle başvurunun daha hızlı olacağı yazıyordu. Ben de dediği gibi yaptım. Formu internetten doldurdum ve 2-3 gün sonra gittim ki, kütüğümden cızz diye geldiği için 🙂 zaman kazanayım (!).

Benim gitti diye bildiğim form, emniyet vakfına X lira bağış alabilmek için tekrar karşıma çıkmaz mı ?

Tabi ki internet iyi bir şey olsa da, zihniyet değişmediği zaman, her şey aynı kalıyor.

Özel sektör de dahi kurum internet sitesi dendiği zaman, durağan ve kuru bir şirket broşüründen öte gitmeyen tasarımlar anlaşılıyor. Bırakın internet üzerinden satışı, çalışanlara, bayilere, müşterilere ulaşmayı; ürün ve hizmetleri bile yeterince tanıtmayan yapılar görüyoruz.

Bireylere baktığımızda en iyimser kaynaklara göre Türkiye’de nüfusun %87’si İ’den bile habersiz 😦

Ama hem kurumlar hem de bireyler bu dönüşümü yaşamak zorundalar. Yakın gelecekte hem kamu hem de özel sektör yapmak zorunda kalacağı sanal hamlelerle bu alemde daha çok yer alacak. Bireyler de bu uygulamalardan yararlanmak ve belki de kendileri de yaratmak için internet dünyasına girmek zorunda kalacaklar.

Dünyada daha önce yaşanan tüm yapısal dönüşümlerle kıyaslandığında, bu dönüşüm – internet erişimi olan – herkese açık . Bireysel olarak da katılabileceğiniz bu dönüşüme ayak diremeden, devlet, şirket, kurum veya birey olarak hazır olmamız gerekiyor.

Bol internetli günler diliyorum:

@rtemiz 🙂

Öğrenmeyi Öğrendiniz mi ?

Standard

Öğrenmeyi Öğrendiniz mi ?
Sitenin Paylaşımlar bölümündeki sunumlarda, KiGeP’te yaptığım mentorluk çalışmalarında ve sanal dünyada, gençler en çok neleri soruyor…

* Neleri öğrenelim ?

* İş hayatında başarılı olmak hatta iş bulmak için yetkinliklerim neler olmalı ?

* Yüksel lisans yapmalı mıyım ?

* Bitirdiğim üniversite, bitirme derecem ne kadar önemli ?

Fakat kimse “öğrenmeyi nasıl öğreniriz ?” gibi bir soruyla gelmiyor. Oysa, yönetim kitaplarına şöyle bir göz attığınızda gelecekte hatta bugünde geçer akçe olacak tek özelliğin “öğrenmeyi öğrenebilme” olduğu vurgulanıyor.

Bazı yorumlara göre her 3 yılda bir işle ilgili öğrendiklerimizin hepsi değişiyor, dönüşüyor. Yine bazılarına göre, şu an önemli olan yetkinliklerimiz 10 yıl sonra, kimsenin yüzüne bakmayacağı değersiz şeyler haline dönüşecek.

Ben üniversiteden lisans derecemi alalı 10 yıl olmadı, yüksek lisans derecemi alalı henüz 5 yıl oldu ama okulda öğrendiklerimin % kaçını iş hayatında kullanabiliyorum acaba ? Okulda bilişimle ilgili Basic ve Cobol denilen güzide 🙂 dilleri öğrenmeye çalıştım. Daha biz okurken, Visual Basic, C, C++ gibi yazılım dilleri olduğunu duymaya başlamıştım. Okulun son yılı, ilk e-posta adresimi aldığımı da hayal meyal hatırlıyorum.

Peki, iş hayatımın ilk 3 yılında neler yaptım, şimdi neler yapıyorum ? Bırakın 10-20 yıl sonrasını, 2 yıl sonra neler yapacağımı biliyor muyum ? Hayır 🙂 Peki bu beni korkutmuyor mu ? Evet, korkutuyor 😦

İyi bir lise ve/veya üniversiten belki de iyi hatta çok iyi dereceyle mezun olmak eskiden yeterliydi, “hayat boyu garanti bir iş için”… Şirketler, böylelerini mezun olur olmaz iyi ücretlerle kaparlar ve belirli bir süreçte yönetici yaparlardı. Fakat artık hiç bir çalışan için işin garantisi yok, çünkü artık hiç bir şirket için iş güvencesi yok. Eğer şirketinizin yaptığı işi, Tayvan’daki bir başkası sadece %5 daha uygun fiyata yaptığı için işinizi kaybedebiliyorsanız, sizin rakibiniz artık sadece Türkiye’deki çalışanlar değil, aynı zamanda Tayvan’daki yüzünü hiç göremeyeceğiniz çalışanlar olabilir. Bu nedenle, siz ve yetkinlikleriniz sürekli olarak küresel değerler ne ise, o yolda değişmek zorundalar.

Artık okulda veya işte öğrendiğiniz şeyler, az sonra 🙂 değişecek. Peki siz az sonra ne olacaksınız ? Yenilikleri, gelişmeleri izleyerek tekrar tekrar öğrenmeniz gerekiyor. Bunun için de yapılması gereken, öğrenmeyi öğrenmek… Bunun önemini anlamaya başlayan şirketler öğrenmeye, gelişmelere açık insanları işe alacaklar, çünkü ancak böyle çalışanlar, bu kurumları bitmeyen değişime uygun hale getirebilenler olacak.

Üniversiteden başlayarak öğrenim sistemimizi kişisel olarak eleştirme gücüm olsa da değiştirme gücüm yok 🙂 Fakat artık öğrenim sisteminin dışında, sürekli öğrenme için daha doğrusu “öğrenmeyi öğrenme” için düşünmenin ve uygulamaya geçmenin zamanı geldi…

“Öğrenmeyi öğrenme” için hiç bir gereksinim yok. Sadece sorgulayıcı bir usunuz olsu yeter. Bir de Kişisel Gelişim Platformu (KiGeP) gibi gibi destekler tabii.

@rtemiz 🙂